Osmanlı'da Vakıf Medeniyeti / OSMAN NURİ TOPBAŞ

Vakıf, yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin müesseseleşmiş şeklidir. Diğer bir ifâdeyle Allâh'a adanan temlîk ve temellükten ebediyyen menedilen mülkiyetlerdir.

İslâm'ın dünyâyı şereflendirmesi ile vakfın ilk fiilî nümûnesini de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz vermişlerdir. O, her davranışında bir nümûne-i imtisâl olduğu için önce Medîne-i Münevvere'de sahibi bulunduğu yedi ayrı hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düşeni Allâh yolunda vakıf buyurmuşlardır.

Bunu gören ashâb-ı güzîn de ellerindeki imkânlardan pek çok kıymetli gelir ve emlâki vakfetmişlerdir. Öyle ki Hazret-i Câbir:

"Muhâcir ve ensârdan imkân sahibi olup da vakfetmemiş bulunan tek kişi bilmiyorum." demektedir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Hayber'de ganîmetten güzel bir hurmalık arâzî sahibi olmuştu. Rü'yâsında üç gün üst üste bu arâzîyi infâk etmesi kendisine işâret edildi. O da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e gelerek:

"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Nazarımda şimdiye kadar sahip olmadığım kıymette bir hurmalığa mâlikim. Bu hususta ne buyurursanız, öyle yapacağım." dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"-Dilersen bu hurmalığın aslını Allâh için vakfet! Gelirini de tasadduk et! Artık o hibe edilmez, ona vâris olunmaz, onun mahsûlü yalnız infâk edilir, muhtaca yedirilir." buyurdular.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, mâliki olduğu bu hurmalığı vakfetti. Buradan Allâh yolunda gazâ ve cihâd üzre olanlar, esâretten kurtulmak isteyen köleler, misâfirler v.s. nice ehl-i ihtiyaç istifâde eyledi.

Ashâbın bu infâk seferberliğinden nasîb alan Osmanlılar da, vakıf mevzûunda pek büyük hizmetlerde bulundular. Vakıflar, en büyük gelişmeyi Osmanlı devrinde yaşadı. Osmanlılar'da vakıf, millet sayesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifâde ve hizmetine sunan birer vefâ müessesesidir. Pragmatist ve menfaatçi bir anlayışla sadece kazanmayı ve servet edinmeyi hedefleyen değil, merhamet ve insaniyeti öne çıkartan anlayışın ortaya koyduğu bir gönül mahsûlüdür.

Osmanlılar, Hadîs-i şerîfte buyurulan:

"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." beyânını kendilerine düstûr edinerek vakıf yoluyla sayısız muazzam ve kalıcı eserler vücûda getirdiler.

Osmanlı'da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sahipti. Bunların, topluma faydalı olmak kasdı ile zaman, zemin, yöreler ve eğilimlere göre çeşitlilik göstermesi, sistemin, statik değil, dinamik bir yapıya sahip olduğunun açıkça bir ifâdesidir. Câmî, mescid, tekke, zâviye, muallimhâne, medrese, dârulhuffâz, dârulhadîs, imâret, kervansaray, dâruşşifâ hizmetlerinin yanında su yolları, su kemerleri, çeşme ve sebiller, yollar, kaldırımlar, aşevleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları; ayrıca namazgâh, kütüphâne, dükkân, misâfirhâne, kuyular, çamaşırhâne, helâ, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, ok ve güreş meydanları, esir ve köle âzâd etmek, fakirlere yakacak te'mîn etmek, hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırdıkları kâse ve kapların yerine yenilerini almak, gâzîlere at yetiştirmek, ağaç dikmek, borçtan hapse girenlerin borcunu ödemek, dağlara geçitler kurmak, yetim kızlara çeyiz hazırlamak, borçluların borçlarını ödemek, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım etmek, çocukları açık havada gezdirmek, mekteb çocuklarına gıdâ ve yiyecek yardımı, fakir ve kimsesizlerin cenâzesini kaldırmak, bayramlarda çocukları ve bîkesleri sevindirmek, kalelere, istihkâmlara veya donanmaya yardımda bulunmak, kış aylarında kuşların beslenmesi, göç edememiş olan hasta ve garîb leyleklerin bakımı ve tedâvîsi gibi uzayıp giden daha pek çok maksadla muhtelif vakıflar te'sîs edilmiştir. Bunlara ilâveten Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere'ye âid olmak üzere binlerce vakıf kurulmuştur ki, bunlara umûmî bir isimle "Harameyn vakfı" adı verilir. Böyle vakıflara, bugünkü gibi petrolü olmayan o mübârek topraklarda ictimâî sulh, sükûn ve refâhı sağlamak için orta Avrupa'dan Yemen'e kadar her tarafta rastlanmaktaydı ve bunlar için ayrı bir idâre kurulmuştu. Bu vakıf gelirlerine ilâveten hemen her pâdişâh, "sürre alayı" denilen ve İstanbul'da dokunarak Kâbe'ye gönderilen örtünün gönderilişi sırasında hem Harameyn ve hem de mücâviri olan ahâlî için çeşitli hediye ve ihsânlarda bulunurdu ki, bu an'ane, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.

İşte Peygamber müjdesiyle gerçekleşen bir fetihten sonra Kostantinapol'u İslâmbol hâline getiren de bütün bu vakıfların hizmet sistemi olmuştur. Böylece eski isim târihe karışmış ve bu belde-i tayyibe, İslâmbol, Derseâdet, Pâyitaht ve Âsitâne gibi isimlerle devam etmiştir.

Başta Osmanlı pâdişâhları, devlet adamları ve diğer hayırsever zenginlerin o mübârek ve mukaddes beldelere tahsîs ettikleri vakıflar sayesinde oralarda yürütülen hizmetler, bütün ehl-i İslâm'ın takdir ve şükrânını kazanmıştır.

Dünyâyı âhırete hazırlık mekânı, âhıreti de bu dünyânın devamı kabûl eden İslâm, bu iki âlem arasında beden-rûh, madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuş, böylece âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en sağlam zeminini oluşturmuştur.

Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren mü'minlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.

Osmanlı'da mürşid-i kâmillerin feyz ve rûhâniyeti ile hidâyetlere vesîle olunuyordu. Tasavvufun mânevî terbiye merkezleri ve birer vakıf eserleri olan tekkeler de inkişâf edip, halkı olgunlaştırıyordu. Bu da ekseriyâ, devletin yanısıra şahısların rûhânî gayretlerinin eseri olan vakıflarla gerçekleşiyordu. Ferdlerde diğergâmlık, hassâsiyet, rikkat-i kalbiyye ve incelik, bir tabîat-i asliyye hâlinde idi. Nefs engelini aşanlar, irşâd ve mânevî hizmetleri ile memleket için bereketli ilkbahar yağmurları hâlinde her tarafa rahmet saçıyorlardı.

Vefâkâr mü'min kalbleri de, bu Hakk dostlarını vefatlarından sonra da unutmamışlar, onları, vakıflarını yaşatmak, türbelerini ziyâret etmek, fâtiha ve yâsînler göndermek sûretiyle dâimâ yâd etmişlerdir. Hattâ Osmanlı Devleti'nin son günlerine kadar Boğaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh- dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz'dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi.

Bir zamanlar halkın, İstanbul'da medfûn olan büyük velîlere karşı edebi işte böyleydi!

Bugünkü toplumumuz dahî, o âlicenap ecdâdımızın müesseselerinin nîmetleriyle perverde olmaktadır. Câmîler, çeşmeler, askerî kışlalar, hastahâneler, hattâ içtiğimiz sular ve daha isimlerini sayamadığımız nice hayır hizmetleri bugün onlardan kalan muazzez emânet ve hâtırâlardır.

Bilhassa Osmanlı tatbikâtında riâyet edilen bir husus olarak vakfın en mühim mânevî nîmetlerinden biri de yardım eden ve edilenin birbirlerini tanımamalarıdır ki, riyâ illetinden kurtulup aralarında makbûl olan gıyâbî duâ tahakkuk etsin! Ayrıca bu yardım, mescid vâsıtası ile tevzî edildiğinden halkın inanç dünyâsının güçlenmesine vesîle olmuştur.

Osmanlı'da vakıf duyarlılığı o kadar zirveleşmişti ki, insanlara hizmet imkânı kemâl bulduktan sonra hayvanlara hizmet çığırı açılmıştır. Yaralı kuşlara, hasta hayvanlara bile tedâvî merkezleri kurulmuştur.

Osmanlı Devleti'nde kurulan vakıf adedinin gerçek sayısı meçhuldür. Ancak 26 bin küsûr kadarı tesbit edilmiştir. Bu sayılar, ecdâdın diğergâmlığının zirvesini ne güzel ifâde eder.

Vakıfların îfâ ettiği vazîfe, devletlerin sarsılıp dış ve iç gâilelerle zayıf düştüğü dönemlerde bile devam etmiş ve cemiyetin yaralarına pek şifâlı bir merhem olmuştur. Böylece en zor şartlarda ve nâzik durumlarda dahî cemiyetin mağdûr, mahzûn ve gönlü yaralı insanlarına açılan bir şefkat kucağı dâimâ olagelmiştir.

Evliyâ Çelebi'nin Sokullu Mehmed Paşa vakfiyesindeki misâfirhâne ile alâkalı vermiş olduğu şu mâlumat ne kadar güzeldir:

"... Eğer gece yarısı taşradan misâfir gelirse kapıyı açıp içeri alalar. Hazırda bulunandan yemek ikrâm edeler. Fakat cihan yıkılsa geceleyin içerden dışarıya bir kimse bırakmayalar.

Sabahleyin ayrılma vakti geldiğinde de hancılar tellâllar gibi:

"-Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, atınız ve elbiseleriniz tamam mıdır, bir ihtiyacınız var mıdır?" diye nidâda bulunalar. Misâfirler hep birden:

"- Tamamdır. Allah Teala, hayır sahibine rahmet eyleye!" dediklerinde, kapıcılar şafak vaktinde kapıların iki kanadını açarak:

"- Gafil gitmeyin! dikkat edin, bisatınızı kaybetmeyin! Tanımzdığınız kimseleri arkadaş edinmeyin! Yürüyün, Allah kolay getire!..." diye duâ ve nasîhat ile uğurlayalar."

Bir mü'minin rûhî derinliğini gösteren Nakîbü'l-Eşrâf Es'ad Efendi'nin şu vakfiyesi de, ne kadar câlib-i dikkattir:

"... Kıymetli ve hayırsever devlet adamlarının geçmediği ve geçmeyeceği sokaklara ve iskelelere yerleşmiş olan son derece yaşlı ve fakir kimselere veya bir hastalık sebebiyle iş yapmaya kudreti olmayan âcizlere odun, kömür ve diğer ihtiyaç maddeleri tedârik edile! Kimsesiz ve yoksul kız çocuklarından evlenme çağına gelenlerin de çeyizleri alına!.."

Batılı seyyah Hunke'nin, müslüman hastahânesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektubundan aldığı şu bölümler, vakıf hassâsiyetinin gönülleri saran ne kadar bâriz bir misâlidir:

"Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye de beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel! Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedâvî edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Sen de sonuncu tavuğum kızartılmadan önce gel, beraber yiyelim!.."

Diğer yandan Osmanlı'da kurulan yirmialtıbin küsûr vakfın bindörtyüz küsûr kadarının hanımlar tarafından kurulmuş olması da, ayrıca câlib-i dikkattir.

Bunlardan Nûr Bânû Vâlide Sultan, İstanbul'un Anadolu ve Rumeli yakasında birçok eserler yaptırmıştır. Üsküdar Toptaşı'ndaki Atik Vâlide Câmii, imâreti, medresesi, dâruşşifâsı ve çifte hamamı onun hayrâtıdır.

Mâhpeyker Kösem Vâlide Sultan, Yeni Câmii'nin temelini atmış, Üsküdar Çinili Câmii ve yatırına mekteb, çeşme, dârulhadîs, çifte hamam ve sebil ile Anadolu Kavağı'ndaki câmîyi inşâ ettirmiştir. Onun, yetim kızları muhâfaza ve onları evlendirme vakfı da meşhûrdur. Bundan başka daha birçok eser ve hayrâtı vardır. Şâyân-ı dikkattir ki, vâlide sultanlar arasında celâletiyle tanınan Kösem Sultan'da dahî merhamet ve şefkat bir tabîat-ı asliyye hâlindeydi.

Hatice Turhan Sultan, temeli atılan Yeni Câmii'nin inşâsını tamamlatıp ibâdete açmıştır. Bunun yanında mekteb, medrese, imâret, kütüphâne ve çeşme hayrâtları yapmıştır. Ayrıca Yeni Câmii vakfiyesinde dikkati çeken bir husus da, kandil ve Ramazan gecelerinde bazı çeşmelerden bal şerbeti akıtılması ve namazdan çıkan cemâate ikrâm edilmesinin düşünülmesidir.

Hatice Turhan Sultan, bırakmış olduğu vakfiyyelerin yaşaması için zengin gelir kaynakları da hibe etmiştir.

Pertevniyâl Vâlide Sultan, İstanbul Aksaray'daki Vâlide Câmii ile Yâ Vedûd Mescidi'ni inşâ ettirmiş, ayrıca kütüphâne, çeşme ve mekteb yaptırarak vakfetmiştir.

Edirnekapı'da ve Üsküdar'da birer selâtîn câmî inşâ ettirmiş olan Mihrimâh Sultan, vaktiyle Hârun Reşîd'in hanımı Zübeyde'nin Bağdad'dan Arafat'a getirttiği su yollarının bozulduğunu ve bu sebeple hacıların Arafat günü şiddetli su sıkıntısı çektiklerini duymuştu. Bunun üzerine derhal babası Kânûnî Sultan Süleyman'ın huzûruna çıkarak sahibi bulunduğu bütün mücevheratı bu yolda sarfetmek için müsâade istedi. Mîmâr Sinan'ın da bu işe me'mûr edilmesi talebinde bulundu. Ayrıca bu hayrâtının da dâimâ gizli kalmasının te'mînini istirhâm eyledi. Süleymaniye Câmii'nin temelleri atıldıktan sonra Mîmâr Sinan'ın uzun bir müddet ortadan kayboluşu vardır ki, bunun sebebi pek bilinmez. Umûmiyetle câmînin temelinin oturması için böyle hareket ettiği söylenir. Halbuki bu müddet zarfında Sinan, Hârun Reşîd'in hanımı Zübeyde'nin yaptırmış olduğu su yollarını Mihrimâh Sultan'ın servetiyle yeniden tâmir edip Arafat'a bol su getirmiştir. Bu suyun hâlâ "Ayn-ı Zübeyde" ismiyle anılması, Mihrimâh Sultan'ın bu hayrını gizlemiş olmaktaki hassâsiyetinin bir neticesidir.

Vâlide sultanların içinde hayrât bakımından en meşhûrlarından biri de, Bezmiâlem Vâlide Sultan'dır ki, asırlarca hizmet veren ve târihe mâl olan pek çok hayır hizmetleri yapmıştır. Yaptırdığı câmîlerin en büyüğü Dolmabahçe sarayı karşısındaki Vâlide Câmii'dir. Meşhur Galata Köprüsü de onun vakfiyesidir.

Vâlide Sultan'ın Şam'a kurduğu bir vakıf da çok mühimdir. Öyle ki vakıf şartı:

a. Şam'ın tatlı suyunu hacılara ulaştırma,

b. Hizmetkârların kırdığı veya ziyan verdiği eşyâları, onların haysiyet ve şahsiyetleri rencide olmasın diye tazmindir.

Hayır eli çok uzaklara kadar uzanan Vâlide Sultan'ın hizmetlerinin en büyüklerinden biri de şahsî servetini vakfederek yaptırdığı Gurabâ-i Müslimîn Hastahânesi'dir. Bu büyük eser, câmî ve çeşmesiyle 1843 yılında hizmete açılmış olup o günden beri ümmet-i Muhammed'in fakirlerine şifâ dağıtmıştır.

Mübârek ecdâdın ihlâsla kurduğu vakıflar, kıyâmete dek faâliyetlerinin devam etmesi duâ ve temennîsi ile te'sîs edilmiştir. Bu vakıflar, bugünkü ve yarınki insanımızın ihtiyaçlarını, câmî, mekteb, hastahâne, kışla v.s. olarak gidermekte ve hizmetlerini devam ettirmektedir. Bunlar, mübârek ecdâdımızın muazzez rûhlarını şâd edecek birer sadaka-i câriye, îmân ve asâlet nişânesidir.

Allâh yolunda infâkta sevilen şeylerden ve gönülden verme hususu çok mühimdir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

"Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe aslâ e (yâni hayrın kemâl noktasına) eremezsiniz! Her ne infâk ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir." (Âl-i İmrân, 92)

Vakıf malında hassâsiyet ve onun muhâfazası çok mühimdir. Bunların maksadına mâtuf kullanılmaları husûsundaki ciddiyetin dâimâ hatırda tutulması için umûmiyetle vakfiyelerin ya başında veya sonunda hem hayır-duâ, hem de bedduâlar vardır. Hayır-duâ, vakfa hizmette kusûr etmeyenler içindir. Bedduâ ise, vakfiyede belirtilen hizmeti yerine getirmeyen, yâni vakfa kötülüğü ve zararı dokunan kimseleredir. Böyle kimseler için ekseriyâ şu bedduâ cümleleri kullanılır:

"Her kim bu vakfın şartlarını bozar veya değiştirirse, Allâh'ın, peygamberlerin, meleklerin, insanların ve bütün mahlûkâtın lâneti onun üzerine olsun!.."

Bu bedduâ, mânevî bir tehdîddir. Çünkü ince düşünüş sahipleri, muvahhid kimseler, âhıretteki hesâbın azâbla nihâyetlenmesinden korkarak böyle bir bedduâya mâruz kalmak istemeyip dâimâ gerekli hassâsiyet içinde hareket ederler.

Allâh'ım! Bizlere verdiğin emânetlerin hakkını liyâkatle edâ etmeyi ve yaratandan dolayı yaratılanlara hizmet eden "vakıf insan"lardan olabilmeyi nasîb eyle!
Âmîn!